Banner Maker
Image by FlamingText.com

« Önceki |

10/6/2008

HOŞGELDİN YENİ YIL, BUYUR İÇERİ!

 

On, dokuz, sekiz, yedi, altı, beş, dört, üç, iki, bir sıfıııır! Merhaba yeni yıl, hoş geldin. Her aralık sonunda söylenir bu şarkı.  Eskiyen yılın ardından nefretle bakarken gülümseyerek karşılaşırız yeni yılı...

Hüzünle doldurduğumuz giden geminin ardından el sallarken, yeni gelen yılı umutla bekleriz.  İsteriz ki, gelen gemi sağlık getirsin, barış getirsin, mutluluk getirsin, para getirsin, hep getirsin ama hiç götürmesin...

            Peki geçen yılbaşını hatırlamıyor muyuz?  Aynı dilekleri o zamanda savurmuştuk.  Bir önceki yıla nefretle bakarken, yaşadığımız bu yıldan ne çok şey umut etmiştik ondan sıfıra doğru sayarken.

İyi ama ne değişti hayatımızda? Ya da gelen geminin getirdikleri, giden geminin hüznünü silmeye yetti mi?

            Hep üzüldük.  Acı getirmişti, hüzün getirmişti gelen gemi.  En yakın dostumuzun ihanetini gördük, bizi sırtımızdan vuruşunu hayretle izledik...

            İşlerimiz kötü gitti, evdeki çorbayı zor kaynatır olduk.  En yakın dostlarımız, akrabalarımız öldü bizi bu dünyada bırakıp.

 İnsanların açlıktan öldüğünü izledik televizyon ekranlarında...

Para hırsına baktık bombaların ışığı altında.  Yeni akıtılmış kanlar gördük...

Oysa yeni yıldan ne güzel şeyler istemiştik.  Sevgi, barış, mutluluk dolu bir yıl olacaktı, değişecekti bu acılı düzen...

            Değişti mi peki?  Evet, değişti.  Artık 2002 yazacak resmi evraklar.  Başka ne değişti? HİÇ! Kocaman bir HİÇ! Gideni arattı gelen yıl.  Ama biz yine de umut ettik, her yılbaşı gittik o limana.  Umuyorduk ki bu sefer farklı olacak, gelen gemi bütün isteklerimizi güvertesine doldurup getirecek, mutluluktan ayaklarımız yerden kesilecek, sevdamız hiçbir yere sığmayacaktı.  Olmadı, olmuyor.  Acaba çok şey mi istiyoruz?  Çoğu insanda olan başarı, mutluluk ve para biraz da bizim hakkımız değil mi?...

            Benim için önemsizdi yılbaşı akşamları, en azından yeni yıldan bir şey beklemiyordum.  Bir iki yeni oyuncak yeterdi mutluluğum için.  Sonraları başarıya dönüştü yeni yıl dileğim, sonraları da paraya.  Anladım ki artık büyüyordum...

Ve umutla tanıştım sonra.  Beklemeyi, umut etmeyi öğrendim.  Yeni yıl hep güzellik getirsin, mutluluk getirsin, para getirsin ama hiç götürmesin istedim.  Olmadı, her yılbaşı ‘mutlu bir ayrılık' gibi ya da ‘hüzünlü bir kavuşma' gibi kutlandı.

            Ama pes etmiyorum, her aralık sonu gidiyorum o limana.  Günlükler geçen yılın acısını ele verse de unutmaya çalışıyorum.  Ömrümden giden bir yıl umrumda bile değil, yeni yılın hayatıma katacakları önemli olan...

            Bak geliyor işte, ufukta göründü benim gemi.  Güvertesinde sevda dolu, mutluluk dolu, para dolu. İnşallah yine değiştirmez rotasını...

            On, dokuz, sekiz, yedi, altı, beş, dört, üç, iki, bir, sıfıııır! Merhaba yeni yıl, hoş geldin; hadi ver mutluluklarımı...

                                                                                                                      Aralık, 2002

                                                                                                                    Hüseyin Döğentaş

 

10/6/2008

KIRMIZI YAĞMURLAR

           

 

 

 

            Hani bulutlar vardır, kendinden habersiz süzülürler sonsuz gökyüzünde.  Hiç bilmedikleri ve asla bilemeyecekleri ülkelere uçarlar.

Buğulu pencerelerden bakıp tutmak, düşmeden üzerlerinde gezinebilmek ya da üzerlerinde saatlerce uyumak isterdim o bulutların.  Ta ki yağmurla tanışana kadar.

            Gökyüzünden süzülen bulutların gözyaşıydı benim için yağmur.  Bulutların ağladığını sanıp üzülürdüm.  Onlar bana bakıp gülümserlerdi: "Ağlamıyoruz, toprağa can, doğaya ruh veriyoruz" derlerdi.  Sonra soldu bulutlar.  Anladım ki su değil kandı akan.  Kuru bir umudun üzerine dökülen bir sevda.  Aşksız geçen çatlamış, her bir yanı kuraklaşmış ölü bir umudun üzerine dökülen bir sevda...

            Anladım ki, her bulut kan taşıyor yüreğinde.  Yağmur değil de kandır akan.  Bulutların yalnızlığını, sessizliğini ve terkedilmişliğini haykırmasıydı...

O anda kana bulanmaktadır evren, ölmektedir bulutlar.  Toprak can, doğa ruh bulmakta; bulutlarsa ölmektedir...

Kendini fedadır bulutların ettiği.  Evreni yaşatırken kendini öldürmektir, yaşatırken ölmektir bir nevi...

            Mum ışığında izlemek yağmuru, alevlerin arasından seyretmek kan damlalarının dansını.  Birbirine değmeden evrene yayılışını izlemek hayretle...

Her yağmur hüzün yüklenirim ben.  Bulutların ölüm günüdür o gün.  Tabutsuz, cenazesiz ölen yağmurların ölüm törenidir o gün.

Kan akmaktadır gökyüzünün şah damarından.  Toprak can, doğa ruh bulurken bulutlar ölmektedir...

Su değil kandır akan, yeryüzü değil bulutlardır ağlayan.  Yalnızlığını, terkedilmişliğini haykırmasıdır.  Evreni yaşatırken kendini öldürmektir.  Kana bulanmaktadır evren, ölmektedir bulutlar...

 

                                                                                                                      Aralık, 2001

                                                                                                                      Hüseyin Döğentaş  

10/6/2008

BUGÜN...

       

 

 

            Rüzgarla öpüştüğüm gün bugün.  Uğuldayan, evreni sahipsizliğe sürükleyen rüzgarın beni öptüğü gün bugün.

            Bedenime yağmurun değdiği gün bugün.  Dünyaya can, doğaya ruh veren yağmurun esarete girdiği gün bugün.

            Hasretin vurulduğu gün bugün.  Umut ettiğim, hasretle beklediğim, acıları nöbete dikip mutlulukla seviştiğim gün bugün.  Söz geçmez benliğime söz geçirdiğim gün bugün.

            Hüzünleri azat edip, sevdayı gönlüme hapsettiğim gün bugün.  Geceyle konuştuğum, bana düşman karanlıklara hükmettiğim gün.  Yıldızlar hiç gülmezdi bana, ayın göz kırptığını hiç görmemiştim.  Ayın bana göz kırptığı gün, ayla seviştiğim gün bugün.

            Gökten yıldızları kopardığım, yıldızları yüreğime tutup, hayallerimi aydınlattığım gün bugün.

            Bugün sonsuzlaştığım gün.  Doğanın binbir rengine, her rengin yüzlerce tonuna bölündüğüm gün.

            Kederleri darağacına çektiğim gün bugün.  Hayallerimi ceplerime doldurup tüm evreni dolaşmak istediğim, tutkunun resmini çizmeye çalıştığım, hayallerimi tutkuya dönüştürdüğüm gün bugün.

            Nefret saçan gözlerin kapandığı, sevgiliye bakan, masum gözlerin açıldığı, sevda soluyan nefeslerin evrene karıştığı gün bugün.

            VE SEVDAYI İLK SOLUDUĞUM GÜN BUGÜN.  AĞLAMAYA, GÜLMEYE, NEFRETE VE SONSUZ MUTLULUĞA MERHABA DEDİĞİM GÜN BUGÜN.

            BUGÜN BENİM DOĞUM GÜNÜM...

 

                                                                                                          31 Aralık, 2001

                                                                                                          Hüseyin Döğentaş

           

10/6/2008

İNSANLARI ‘ BİZLEŞTİRMEYE ‘ ÇALIŞMAYIN !

"Aslında yok birbirimizden farkımız;

            Ama biz ...... Bankası'yız." Diye bir reklam vardı.  Yaşı 50'ye yaklaşanlar hatırlar.  Gerçekten çok güzel bir söz.  Benzerlikler içinde farlılığı, farklılıklar içindeki benzerlikleri anlatan anlamlı bir söz.  Bu sözü duyunca hep ülkemdeki benzerlikleri ya da farklılıkları düşünüp ne kadar hoşgörü yoksunu bir millet olduğumuzu düşünürüm.  Gelin bir yolculuğa çıkalım ve aslında ne kadar hoşgörü yoksunu olduğumuzu kabullenelim.

            Aslında yok birbirimizden farkımız ama biz farklı olanı sevmiyoruz.  "Ben bu takımı tutuyorum, sen neden faklı bir takımı tutuyorsun? Sen de benim tuttuğum takımı tutmalısın" diye düşünüyoruz. Farklı düşünene kızıyoruz. Dünyadaki herkesin ‘ benim takımlı ' olmasını istiyoruz.

"Aman ne cırtlak bir renk!" diye düşünürüz sevmediğimiz bir rengi birinin üzerinde görünce.  Oysa o rengin o kişi için en güzel renk olduğunu düşünmeyiz. Herkes benim sevdiğim rengi sevsin istiyoruz.

"Yahu bu adamlara neden oy veriyor bu insanlar?" diye düşünüyoruz desteklemediğimiz siyasi bir hareket için. Oysa o insanların o adamları çok sevebileceğini, onlara gönülden bağlı olabileceğini düşünmüyoruz. Herkes benim desteklediğim grubu desteklesin istiyoruz.

"Bunu nasıl yiyorlar ki" diye düşünüyoruz sevmediğimiz bir yemeği yiyen insanlar için. Oysa o insanın o yemeği yemekten sonsuz bir haz duyduğunu unutuyoruz. Herkes benim yediğim yemeği yesin, onu sevsin istiyoruz.

            Dünyadaki herkes benim gibi düşünsün. Benim mutlu olduğum şeylerle mutlu olsun, aynı şeylere özlem duysun, aynı şeylere üzülsün, aynı şeylere kızsın, aynı şekilde yürüsün, aynı şekilde konuşsun, aynı, aynı, aynı... hep benim istediğim şekilde olsun istiyoruz.

Sevdiklerinizi hayal ederek, gözlerinizi kapatın ve 10 saniye bu şekilde bir dünya düşünün. 10-9-8-7-6-5-4-3-2-1-0....

Ne kadar sıkıcı değil mi?

Nerde kaldı farklılık, hani dünyanın değişik renkleri? Dünyadaki bütün evler bordo (en sevdiğim renk!) mesela. (Adresleri nasıl bulacağız, bir de o var tabi!)

            İnsanları ‘bizleştirmeye' çalışmayalım. Onları olduğu gibi kabul edelim. Her insanın bir birey olduğunu ve  farklı olabileceğini kabul edelim. Tüm insanları, tüm renkleri, tüm yemekleri, tüm takımları, tüm siyasi grupları sevemeyiz; ama en azından kabullenebiliriz.

Ben Beşiktaşlı'yım. Bana göre ondan başka büyük yok. Ama bu benim görüşüm.

Tüm takımları seviyorum.

            İyi ki varsınız insanlar, hepinizi çok ama çok seviyorum...

6 Haziran 2008

Hüseyin Döğentaş

8/4/2008

SESSİZ ÇIĞLIK

Yaln�z Kad�n

SESSİZ ÇIĞLIK

 

 

I

 

Güçlükle ilerliyordum ıssız ve karanlık yolda.  Yarım metre kadar kar vardı.  Tipi öylesine sert esiyordu ki, soğuk iliklerime işlemişti.  Karanlıktı yürüdüğüm yol, bastığım yeri bile zor görüyordum.  Sessizdi ortalık, kulaklarımda sadece tipinin uğuldayışı yankılanıyordu.  Ne olduysa işte o anda oldu.  Kafamın içinde korkunç bir çınlama hissettim, beynim zonkluyordu.  O anda yaşamla ölüm arasındaki uçurumda kalacağımı ve ölüme daha yakın duracağımı hiç tahmin etmemiştim.

Gözlerim karardı.  Yol kenarındaki ağaçlar, titreyerek belli belirsiz yanan sokak lambaları, gökyüzünden dökülen kar taneleri… Hepsi birden etrafımda dönmeye başladı.  Derin bir sessizlik duydum gecenin karanlığında.  Tipinin uğuldayışı da yoktu artık. Başım döndü, yığılıp kaldım yolun kenarına.  O anda kaybetmişim kendimi ama gördüğüm rüya hâlâ aklımda.  Etrafım bembeyaz bir kâr örtüsüyle kaplıydı.  Uzaklarda simsiyah giyinmiş, elinde koca bir tırpanı olan biri bana doğru yaklaşıyordu.  Birden her yerimden kanlar fışkırmaya başladı.  Kara elbiseli iyice yaklaşıyordu, ben koştukça, kaçmaya çalıştıkça o iyice yanıma geliyordu.  Tam dibime geldi ki, birden karardı ortalık.  Gözlerimi açtım, yolun kenarında düştüğüm yerdeyim.  Zorla kalktım ayağa, daha iyiydim.  Fakat beynimdeki zonklama devam ediyordu.  Eve güçlükle varabildim, hemen uyumuşum.

Sabah kalktığımda beynimdeki kafamdaki çınlama devam ediyordu ve o gün akşama kadar beynim zonkladı.  Ertesi gün daha da fenalaştım ve yataktan kalkamaz hale geldim.  Ne biçim hastalıktı bu?  Beynimi sürekli eziyorlardı sanki.  Bir kurt durmadan kemiriyordu orayı, delirtiyordu beni.  Yoksa gördüğüm rüya gerçek miydi? Yok canım, adı üstünde rüya bu!  Annemle babam da endişelenmişti.  Annem her zamanki gibi söyleniyordu:

-“Tabi, incecik çıkarsan dışarı üşütürsün, kendine hiç dikkat etmiyorsun ki!”

Öğleden sonra babamla doktora gittik.  Doktor boğazıma baktı, sırtımı dinledi ve:

-“Üşütmüşsün” dedi o kadar.

Doktorun yazdığı ilaçları alıp eve gittik.  Ben çok kötüydüm, vücudumda hiç derman yoktu.  Ellerimi birleştiremiyor, kafamı bile kaldıramıyordum.  Artık gördüğüm rüyaya inanmaya başlamıştım.  Galiba gerçek olacaktı.  Bizimkiler halime çok üzülüyordu ama ellerinden gelen bir şey yoktu.  Sadece dua edebiliyorlardı. 

Beş gündür yataktaydım, ilaçlar kâr etmemişti.  Hatta ben daha da kötüleşmiştim.  Kafamdaki kurt beynimi kemirmeye devam ediyordu.  Ertesi gün sabah şehre, hastaneye, gittik.  Hastanede yaşadığım o birkaç ömrümün yarısına bedeldi herhalde.  İnsanlarla doluydu ilaç kokulu hastane.  Endişeli, üzgün ve bitkin insanlarla.  Mutlu hiç kimse yoktu elli kişilik koridorda.  Hastaneye yatacaktım ama boş yatak olmadığı için biraz beklememizi söylediler.  Ayakta zor duran ben, o endişeli ve üzgün insanların arasında iyice hasta olmuştum.  Tekerlekli sandalyede götürülen yaşlı kadınlar, bir elinde su torbası yürümeye çalışan insanlar, gözünün biri sargılı korkunç adamlar, ağlayan kadınlar ve hastanenin o iğrenç kokusu.  Hayır, hayır ben burada kalamamalıydım, öleceksem bile başka yerde ölmeliydim, bu işkence ölümden beterdi.  Nihayet bir yatak boşalmıştı, babamla beraber odaya gittik.  Yanımda dedem kalacaktı, odaya yerleştik.  Ben hâlâ gördüğüm manzaranın etkisindeydim.   

Hastanede kaldığım her gün benim için bir cehennem ıstırabıydı.  İçten içe eriyordum pis kokulu duvarlar arasında.  Ben kimdim, ne işim vardı burada?  Dışarıda gülüp eğlenmek, gezip dolaşmak varken neden buradaydım?  Ölmek için henüz çok erkendi, hem korkuyordum ölümden.  Delirmek üzereydim, hastanenin duvarları üstüme üstüme geliyordu sanki.  Yattığım beşinci kattan atlamayı bile düşündüm ama korkuyordum işte, bir türlü yapamıyordum. 

Hayat! Hani hep sevmiştin beni, içine çekmiştin, hani sevgiyle sarılmıştın?  Şimdi niye itiyorsun, neden dışlıyorsun beni kendinden?  Hani ölüme kadar sevecektik birbirimizi, hani hiç ayrılmayacaktık?  Yoksa, yoksa bitti mi artık sevgimiz, eksilecek mi ikimizden birimiz?  Hayır, hayır ben ölmemeliyim, sen yok ol!  Ben ölürsem ailem nasıl dayanır bu acıya?  Zaten sen bir sürü insanın kalbinde yoksun, benimkinde de olmayıver ne olur sanki? Ailem, canlarım…  Şu halde bile nasıl üzülüyorlar, kahroluyorlar.  Babam çalıştığı için yanımda kalamamıştı ama her gün gelirdi yanıma.  O, kapıda görününce hemen yaş akardı ağlamaya hazır gözlerimden.  Doyasıya sarılırdım, ağlardım.  Sevgi kokardı babam, çok severdi beni.  Hiç dayanamazdı ağlamama, zor tutardı kendini.  Annem.  Mutluluğun diğer adıydı.  4-5 güne bir o da gelirdi.  “Maşallah bugün daha iyisin oğlum” derdi.  Oysa o anda gözleri yalan yalan bakardı.  İçten içe ağlardı.  Onları bu kadar üzmek de kahrediyordu beni.  Ölüm çare olsa belki ölürdüm ama korkuyordum. 

15 gün oldu hastaneye yatalı her gün bir test yapıyorlardı.  Artık yatmak, konuşmak bir yana gözlerimi açıp kapayacak derman bulamıyordum kendimde.  Akşamüzeri hastanenin beyaz ışığına bakarken dalmışım…

 

 

                                                           II

 

            Gözlerimi açtığımda bir deniz kıyısındaydım.  Her bir yan yıldız kaynıyordu.  Ay gülümsüyordu gri bulutların ardından.  Rüzgar hafif hafif esiyor, sevdasını geceye fısıldıyordu.  Yıldızların aksi denizin yüzüne vuruyor, muhteşem danslarını tüm evrene armağan ediyorlardı.  Denizin içinde gökyüzü, gökyüzünde yıldızlar, yıldızların gözlerinde de mutluluk görünüyordu.  Uzaklarda bir gemi rıhtımına girecek bir sevda parıltısı arıyordu.  Birden kayboldu her şey.  Ne yıldızlar kaldı ortada, ne rüzgar ne de sevda gemisi. 

Ellerinde tırpanıyla kara elbiseli biri geldi yanı başıma.  Gözleri kan rengindeydi, elleri kan içindeydi.  Yüzü belli belirsiz görünüyordu, görünen yerleri de ürkütüyordu beni.  Başta anlayamadım kim olduğunu.  Sonra tanıdım ki o’ydu.  Daha önce de gelmişti.  Kara elbiseli bu adam azrailin ta kendisiydi.  Nefesim kesildi önce, yutkunamadım.  İçimde korkunç bir titreme ve garip bir heyecan vardı.  Onunsa belli belirsiz görünen gözleri gülüyordu.  Bağırdım olmaz dedim, dinlemedi.  Kararlıydı kara elbiseli, bitirecekti yaşamımı, bitirecekti yaşadıklarımı.

-“Hadi gidelim” dedim.

Ayaklarımdan yukarı bir sıcaklık gelmeye başladı.  Kalbim durmaksızın hızlıca atıyor, ruhum derinden gelen yosun kokusuyla doluyordu.  Başım zonkluyor, ellerim titriyordu.  Birden başımdan kan akmaya başladı.  Ağzım kurudu, yutkunamadım.  Boğazıma bir şeyler düğümlenmişti sanki.  Ne hava ne tükürük hiçbir şey gitmiyordu bedenime.  Ayak parmaklarımdan gelen sıcaklık iyice sarmıştı içimi, terlemeye başladım.  Canım kana kana su içmek istiyordu.  Kulaklarımda bir çınlama oldu, beynimin içi uğulduyordu.  Ve hep o koku; yosun kokusu.  Nefesim sıklaştı.  Midem bulanıyor, korkunç bir şekilde yanıyordu.  Üzerimde dev taşlar vardı sanki.  Sonra üşüdüm, buz kesti her yanım.  Neden bu kadar zahmetliydi bu iş?  Yanımdaki kara elbiseli beni itekliyor, durmadan gülüyordu.  “Hadi!” dedim. “Yeter, bitsin artık bu işkence, dayanamıyorum!”  Güldü.  “Az kaldı, bitiyor” dedi.

Çocukluğuma döndüm birdenbire.  Çamurdan yaptığım arabam, kavak dalından atım, durduk yere ağlayışlarım, annemin mavi bir leğende beni yıkayışı, babamın bayramda aldığı ayakkabılar…  Hepsi, hepsi gelip geçti gözümün önünden.

Sonra büyüdüm, koca adam oldum.  Renkleri ve insanları tanımaya başladım.  Çok sevindim, çok sevildim.

 

Birden kesildi bütün gürültü, sakinleşti ortalık.  Sonsuz bir rahatlama hissettim bütün benliğimde.  Sebepsiz gülüyordum, uçmak istiyordum.  Kara elbiseli bileğimden tuttu ve süzülmeye başladık gökyüzüne doğru, bedenim deniz kıyısında kaldı.  Bileğimi sımsıkı tutmuştu kara elbiseli, bırakmıyordu.  “Bak!” dedi; “Bütün bu gördüğün insanlar da bir gün buradan seyredecekler senin gördüğün şu manzarayı!” 

Işıl ışıldı şehrin her yanı.  Kor alev rengindeki sokak lambaları, dumanı tüten köfte arabaları, dükkanları aydınlatan renk renk ışıklar, tatlı bir telaşla koşuşturan insanlar, insanlar, insanlar..

Demek her insan bu manzarayı seyredecek ve “Keşke!” diyecek ha!... Meğer ne güzel şeymiş yaşamak.  Çiçekleri koklamak, yıldızlara dokunmak, ayla şakalaşmak, geceyle sevişmek ne güzelmiş.

“Geldik” dedi kara elbiseli.  Issız ve karanlık bir yerde bıraktı beni.  Korkmaya başladım.  Sadece karanlık görünüyordu uzaklarda, bir de uzaklardan yankılanan sessiz bir çığlık.  Yürümeye başladım korkusuzca.  Bir sürü insan gördüm, hepsinin yüzünde aynı ifade “Keşke!...”  Alaycı gözlerle bakıyorlardı bana.  Biri atıldı aradan; “Hoş geldin sonsuzluğa!...”

            Sonra aldılar bedenimi deniz kıyısından, dostlarıma verdiler.  Önde imam, arkada bir sürü insan vardı. Kalabalıktı ortalık.  Bir tabutun içinde götürüyorlardı cansız ‘ben’i.  Herkeste hüzün vardı, dostlarım feryat ediyorlardı.  Ne mutlu bana ki, öldüğümde herkes ağlıyordu arkamdan.  Attılar bir çukurun içine, üzerime de soğuk toprakları örttüler.  Sonra dağıldı herkes, yapayalnız kaldım böceklerle ve solucanlarla beraber.  Daha önce çok şey olan ben, soğuk toprakların altında hiçbir şey olmuştum. 

Sonra karardı ortalık.  Gözlerimi açtığımda hastanedeydim.  Karşımda dedem kırışık, iri gözleriyle pencereden dışarı bakıyordu, dalgındı.  Vücudumda korkunç bir halsizlik vardı.  Ama beynimdeki çınlama geçmişti.  Zorladım kendimi ve:

-“Dede, ne oldu bana” dedim.

Dedem birden kendine geldi ve bana doğru baktı.  “Allah’ım sana şükürler olsun, onu bize bağışladın” diyerek ellerini yüzüne sürdü.  Sonra da:

-“Çok korkuttun bizi kerata, şükürler olsun, ameliyat oldun iyileştin” dedi.  Sonra da gülerek; “Kafandaki kurdu aldılar” dedi.  Sonra annemle babam girdiler odaya.  Sarıldık, babam yine sevgi kokuyordu, annem ağlıyordu.  Ben de hepsine birden tebessüm ederek:

“Hayat yaşama hiç avans vermiyor, insan hayatın kıymetini ölünce anlıyor” diyebildim…      

           

                                                                 EŞİM-HÜSEYİN D.

www.akademipress.com online